Uzman Psikolog Psikodramatist Merve Ulcay, 1-7 Ağustos Dünya Emzirme Haftası kapsamında yaptığı değerlendirmede, emzirme sürecinin yalnızca anne sütüyle sınırlı görülmemesi gerektiğini belirtti. Toplumsal baskılar, sosyal medya, ekonomik güçlükler ve yetersiz destek mekanizmalarının annelerin ruh sağlığını doğrudan etkilediğini vurgulayan Ulcay, ‘İyi anne mutlaka emzirir’ algısının kadınlarda suçluluk, utanç ve yetersizlik duygularını beslediğini ifade etti. Anneliğin tek bir davranışla değil, bebekle kurulan güvenli duygusal bağla tanımlanması gerektiğinin altını çizen Ulcay, kadınlara şu mesajı verdi: “Hiçbir duygunda yalnız değilsin. Kendine göstereceğin şefkat ve merhamet, bebeğinle kuracağın güvenli bağın en kıymetli besinidir.”

TOPLUMSAL BEKLENTİLER VE BASKILAR
Çocuk sahibi olmanın, birçok kadın için yaşamın en önemli gelişimsel dönüşümlerinden biri olduğunu kaydeden Ulcay, “En iyi koşullarda bile biyolojik, psikolojik, sosyal ve ekonomik boyutlarda önemli değişimleri beraberinde getirir. Son yıllarda emzirme sürecinin annenin ruh sağlığı üzerindeki etkilerine yönelik farkındalık artmış olsa da bu konunun hala yeterince görünür olduğunu söylemek güçtür. Emzirme döneminde anne, yalnızca bu sürecin doğal zorluklarıyla değil, aynı zamanda toplumsal beklentiler ve baskılarla da baş etmeye çalışır. Bebeğin memeyi reddetmesi, emzirme sırasında ağrı yaşanması, süt üretiminin yetersiz olduğuna ilişkin kaygılar ya da emzirmenin beklenenden daha güç ilerlemesi gibi durumlar oldukça sık karşılaşılabilen deneyimlerdir. Ancak ruh sağlığı açısından belirleyici olan yalnızca bu güçlüklerin varlığı değil, annenin bunları nasıl anlamlandırdığıdır. Bu yaşantılar, annenin zihninde ‘Bebeğime yetemiyorum’, ‘İyi bir anne değilim’ ya da ‘Bebeğimin sağlığı tehlikede’ gibi anlamlar kazandığında; kaygı, suçluluk, yetersizlik, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yoğunlaşabilmektedir. Araştırmalar, doğum sonrası dönemde görülen psikolojik güçlüklerin yalnızca hormonal değişimlerle açıklanamayacağını göstermektedir. Yetersiz sosyal destek, plansız ya da istenmeyen gebelik, eşler arası ilişki sorunları, ekonomik güçlükler, stresli yaşam olayları ve daha önce var olan ruhsal sorunlar da annenin psikolojik iyi oluşunu etkileyen önemli risk etmenleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle emzirme sürecini yalnızca biyolojik bir süreç olarak değil, biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin iç içe geçtiği bütüncül bir deneyim olarak değerlendirmek gerekir” bilgisini paylaştı.

SUÇLULUK VE UTANÇ ÜRETEBİLİYOR
Toplumda ‘iyi anne mutlaka emzirir’ şeklinde güçlü bir algı bulunduğunu söyleyen Ulcay, sözlerine şöyle devam etti: “Emzirmekte zorlanan ya da emziremeyen bir anne, kendini bu idealize edilmiş annelik imgesinin dışında hissedebiliyor; bu da suçluluk ve utanç üretebiliyor. Oysa Winnicott’un ‘yeterince iyi anne’ kavramı tam da bunun karşısında duruyor: bebek için gerekli olan mükemmel bir anne değil, olabildiğince tutarlı, duyarlı, kapsayıcı bir anne. Kusursuzluk arayışı, aslında hem anne hem bebek için ruhsal açıdan yük getiren bir hedef… Emzirme mümkün olmadığında birçok anne, bunu kendi bedeninin ya da annelik becerisinin bir eksikliği gibi algılıyor. Bunun sonucu olarak suçluluk, yetersizlik ve başarısızlık gibi duygular hissedebiliyor. Bu duygularla baş edebilmek için öncelikle şunu netleştirmek gerekiyor: emzirememek bir tercih değil, çoğu zaman bedensel ya da tıbbi bir gerçekliktir; anneyi suçlu kılan bir durum değildir. Önerim, bu hisleri bastırmak yerine bir terapötik alanda söze dökmek, kendine karşı şefkatli bir dil geliştirmek ve anneliğin tek bir davranışla değil, bebekle kurulan bütün duygusal bağla tanımlandığını hatırlamak. Anne sütüne dair bilgi paylaşılabilir; ancak bunun ‘iyi annelik’ ile özdeşleştirilmesi sakıncalı.”
YALNIZLIK HİSSİ, KAYGI VE DEPRESİF BELİRTİLER
“Anne sütünün faydalarına dair bilgi paylaşılabilir; bu, sağlık açısından değerli ve doğru bir bilgi. Ancak bu bilginin ‘iyi annelik’ kavramıyla özdeşleştirilmesi sakıncalı” diyen Ulcay, “Söylem, nesnel bir sağlık bilgisi olarak kaldığında besleyici; ‘emziren anne iyi anne, emziremeyen eksik anne’ çerçevesine kaydığında ise persekütör, yani anneyi izleyen ve yargılayan bir üst-benlik mesajına dönüşüyor. İdeal olan, mesajın annede kaygı değil güven inşa etmesi. Bion’un tabiriyle söylersek, toplumun anneye sunduğu söylemin bir ‘kap’ işlevi görmesi, yani onu taşıması ve desteklemesi gerekiyor; yargılayan ve içine kapayan bir çerçeve değil. Emzirme haftalarının amacı anneleri desteklemek olmalı, kıyaslamak ya da yargılamak değil… Sosyal medyada gerçek deneyimin zorlukları, yorgunluğu, belirsizliği pek paylaşılmıyor. Dışarıya sunulan kusursuz, sorunsuz annelik imgesi, çoğu zaman içerideki gerçek ve karmaşık duygusal deneyimi örtmeye neden olabilmektedir. İdealize edilenin mutlu görünmek olduğu böyle bir sistemde, kendi zorlanma anlarını yaşayan bir anne bu görüntülerle karşılaştığında elbette sanki yetersiz ve eksikmiş gibi hissedebilir. Bu da doğum sonrası zaten kırılgan olan benlik algısını örseliyor; yalnızlık hissini, kaygıyı ve bazen depresif belirtileri derinleştirebiliyor. Annelere önerim, sosyal medyadaki içerikleri bir ‘vitrin’ olarak görmeleri ve kendi deneyimlerini bu vitrinle kıyaslamaktan kaçınmaları olur” değerlendirmesinde bulundu.
STRESLİ BİR DENEYİM
Doğum sonrası depresyon, anksiyete ya da yoğun stres gibi ruhsal sorunların emzirme sürecini nasıl etkileyebileceğini aktaran Ulcay, “Hormon değişimiyle birlikte doğum sonrası ilk haftalarda yaşanan duygu dalgalanmaları, huzursuzluk ve ağlama isteği klinik olarak normal kabul edilir; buna ‘lohusalık hüznü’ diyoruz ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden hafifler. Ancak belli bir süre geçtikten sonra bile bu belirtiler değişmiyor, hatta yoğunlaşıyorsa, bu durum artık dikkatle değerlendirilmesi gereken bir klinik tablo olabilir; doğum sonrası depresyon ya da anksiyete bozukluğundan söz ediyor olabiliriz. Yoğun anksiyete, oksitosin salınımını ve süt gelişimini olumsuz etkileyebiliyor, anne-bebek arasındaki duygusal karşılıklılığı zorlaştırabiliyor ve emzirmeyi daha da stresli bir deneyime dönüştürebiliyor. Uykusuzluğun ötesinde süregelen bir umutsuzluk hali, günlük işlevlerde belirgin bir düşüş, ilgi kaybı, kendine ya da bebeğe zarar verme düşünceleri gibi belirtiler varsa, vakit kaybetmeden bir uzmandan profesyonel destek alınması gerekir… Emzirme fiziksel olarak yalnızca anneye ait bir eylem gibi görünse de sürecin ne kadar sağlıklı ilerlediği büyük ölçüde çevresindeki destekle ilgili. Annenin bebeğine dönük duyarlılığını, yani ‘reverie’ kapasitesini koruyabilmesi için kendisinin de tutulmaya, yani bir ‘holding’ ortamına ihtiyacı var. Destekleyici bir eş ve çevresel destek burada tam olarak bu işlevi görüyor; eşin ev içi yükü paylaşması, annenin dinlenmesine alan açması ve duygusal olarak yanında olması annenin kaygı düzeyini doğrudan azaltıyor. Sağlıklı bir aile ortamı, eleştirmeden, kıyaslamadan, ‘şöyle yapsan olur’ tarzı telkinler yerine ‘nasıl yardımcı olabilirim?’ diye soran bir tutumla kuruluyor. Babanın ya da eşin varlığı aynı zamanda anne-bebek ikilisine üçüncü bir bakış açısı, bir ‘dışarı’ getiriyor; bu da annenin ikili ilişkinin içinde boğulmadan kendine ait bir ruhsal alan koruyabilmesine yardımcı oluyor” ifadelerine yer verdi.
ÇALIŞAN ANNELER, SAĞIM, SÜT İZNİ VE İŞ YÜKÜ
Çalışan anneler için işe dönüş döneminin, hem bebekten ayrılmanın getirdiği duygusal zorluğu hem de sağım saatlerini, süt iznini ve iş yükünü aynı anda yönetme baskısını beraberinde getirdiğini hatırlatan Ulcay, “Bu, ‘yetememe’ ve ‘hem iyi bir anne hem iyi bir çalışan olamama’ kaygısını tetikleyebiliyor; kimlik açısından annenin iki farklı benlik durumu -mesleki ve annelik rolü- arasında bütünlüğünü koruma çabası önemli bir ruhsal yük oluşturuyor. Burada değinmek istediğim bir nokta var: doğum sonrası izin konusunda yük neredeyse tamamen anneye yükleniyor. Bu sadece sosyal baskı olarak değil yasalarla da destekleniyor. Türkiye’de özel sektörde çalışan babalara tanınan beş günlük babalık izninin ancak 2026 yılında on güne çıkarılmış olması bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Üstelik on günlük bir süre, doğum sonrası dönemin fiziksel ve ruhsal yükü düşünüldüğünde hâlâ oldukça sınırlıdır. Annenin bedensel olarak iyileşmeye çalıştığı, emzirmenin kurulmaya çalışıldığı, uykusuzluk ve yoğun bakım sorumluluğunun başladığı bu hassas dönemde babanın bakım sürecine katılımını yalnızca birkaç günle sınırlayan bir sistem, bakım yükünün büyük ölçüde anne üzerinde kalmasını da dolaylı olarak sürdürmektedir. Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca babalık izninin beş günden on güne çıkarılmış olması değil; 2026 yılına gelindiğinde dahi doğum sonrası bakımın neden hâlâ ağırlıklı olarak annenin sorumluluğu üzerinden düzenlendiğidir. Ebeveyn izninin paylaşılması, hem annenin dinlenme ve toparlanma süresini artırır hem de bebek bakımını gerçekten iki kişilik bir sorumluluk haline getirerek annenin üzerindeki tek başınalık hissini azaltır” bilgisini paylaştı.
ANNENİN BİR EKSİKLİĞİ DEĞİL…
İstenmeyen tavsiyeler ve eleştirilerin, özellikle doğum sonrası kırılgan bir dönemde annenin kendine olan güvenini ciddi biçimde sarsabileceğini kaydeden Ulcay, şunları ekledi: “Sürekli ‘doğru yapmıyorsun’ mesajı alan bir anne, zamanla kendi bedensel ve duygusal sezgilerine güvenmeyi bırakabilir; bu da annenin kendi ‘içsel otoritesini’ zedelemesi anlamına gelebilir. Bu durumda sorun, annenin bir eksikliği değil, çoğu zaman karşı tarafın empati eksikliği olarak görülebilir. Bunu kişisel bir yetersizlik olarak değil, karşısındakinin durumu yeterince anlayamamış olması olarak değerlendirmek, annenin kendini suçlamasının önüne geçebilir. Anneler, ‘Bu konuda kendi yolumu buluyorum, teşekkür ederim’ gibi net ama kırıcı olmayan sınırlar koymayı öğrenebilir.”
HİÇBİR DUYGUNDA YALNIZ DEĞİLSİN
Kentlerin büyük çoğunluğunun, kadınlara ve özellikle emziren annelere yönelik dizayn edilmediğini; bunun da uygun olmayan mimari düzenlemeler olarak karşımıza çıktığını dile getiren Ulcay, “Bu noktada, Winnicott’un holding environment kavramını metaforik bir çerçevede toplumsal düzleme taşımak mümkündür. Winnicott’a göre yeterince iyi bir anne (bakım veren kişi), bebeğin fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayan, onu güven içinde ‘taşıyan’ bir çevre sunar. Benzer şekilde, toplumun ve kentin de anneleri destekleyen, onların bakım verme rollerini güven içinde sürdürebilecekleri bir çevre oluşturması beklenir. Oysa kamusal alanlarda emzirme odalarının hiç bulunmaması ya da bulunan alanların penceresiz, dar, yetersiz ve tuvaletlerin hemen yanında konumlandırılması, annelere destek olan bir çevreden çok, onları görünmez kılan bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu tür mekânsal düzenlemeler, anneleri ya evde kalmaya ya da kamusal alanda kendilerini güvensiz, mahremiyeti zedelenmiş ve rahatsız hissedecekleri koşullarda emzirmeye zorlayabilmektedir. Bunun sonucunda kaygının artması, sosyal yaşama katılımın azalması ve annenin giderek kamusal alandan çekilmesi söz konusu olabilmektedir. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise bu durum, yalnızca emzirme odalarının eksikliğiyle açıklanamaz. Kentlerin bakım emeğini yeterince gözetmeyen planlama anlayışı, kadınların kamusal alandaki görünürlüğünü de etkilemektedir. Toplumsal cinsiyet çalışmaları açısından değerlendirildiğinde, bakım verenlerin ihtiyaçlarını ikincil plana iten kent tasarımları, kadınları kamusal yaşamdan dolaylı biçimde uzaklaştıran yapısal eşitsizlikleri yeniden üretebilmektedir. Bu nedenle emzirme odaları yalnızca pratik bir gereksinim değil; annelerin kamusal alanda güvenle var olabilmelerini, bakım verebilmelerini ve toplumsal yaşama eşit biçimde katılabilmelerini destekleyen önemli bir kamusal hak göstergesi olarak da ele alınmalıdır” dedi.
‘Bugün bu röportajı okuyan ve emzirme sürecinde kendini yetersiz hisseden bir anneye tek bir cümle kurma şansınız olsa, ona ne söylemek isterdiniz?’ sorusuna ise Ulcay, “Hiçbir duygunda yalnız değilsin. Kendine göstereceğin şefkat ve merhamet, bebeğinle kuracağın güvenli bağın en kıymetli besinidir” yanıtını verdi.
0 Yorum
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Bir Yorum Bırakın